BİR BAŞKA BOSNA GÜNLÜĞÜ DAHA

8 Ağustos 2017 sabahı kendimi yine Bosna Hersek’e giden uçakta bulmuştum son 5 yılda 3.kez gidişimdi bu ülkeye. İlk kez gittiğimizde yanımda olan arkadaşım Mustafa ile Gazi Hüsrev Begoviç Cami’nin avlusunun hemen dışındaki çeşmelerden su içmiştik kana kana. Hem de gittiğimiz ilk gün daha Başçarşı’yı adam akıllı gezmeden üstelik. Sonradan öğrendiğimize göre o çeşmelerden su içenler bu topraklara tekrar tekrar gelirmiş.Uçakta gökyüzündeki bulutları seyrederken aklıma geldi içtiğimiz su.

Acaba gerçeklik payı var mıydı derken geçen yıl ki Barış Yürüyüşü – Marş Mira’ ya tanık olmak için gittiğim zorlu yolculuğu hatırladım. Orada geçirdiğim 5 gün boyunca çektiğim fotoğraflardan ve videolardan oluşan ilk belgesel denememi yapmıştım bile. Hayatımda hiç bu kadar kalabalık bir insan kitlesi ile bir amaç uğruna bu kadar uzun, sessiz ve maneviyatı yüksek bir yolculuğa çıkmamıştım. Üstünden bir yıl geçmesine rağmen orada yaşadıklarım hala zihnimde sanki dün gibi duruyorlardı.  Bu sefer 3.kez yine aynı yoldaydım. Bosnalı Anneler, Gaziler, Komutanlar ve o cehennemi yaşamış insanlarla röportajlar yapmak için gidiyorduk Bosna’ya Ali Osman hocayla. Uçağımız inişe geçmişti bile ve ne kadar ironiktir ki kulaklığımdan dinlediğim şarkı birden kendime gelmemi sağlamıştı.

Bulutsuzluk Özlemi söylüyordu.

Bugün duyduğun haberler
Sana utanç veriyor
Olabilir
Bugün din ve ırk uğruna
Cinayet işleniyor
Olabilir
Mostar köprüsü çökmüş
Neretva ne kadar üzgün
Kimbilir
Günlerin getirdiği
Açlık gözyaşı
İnsan hep umut eder
Biliyorsun bunu
Ne olursa olsun
Yaşamaya mecbursun.”

Gezimizin amacı sanki bana hatırlatılıyordu. İşte bu hislerle indim Bosna’ya. Pırıl pırıl bir gündü. Hemen bir taksi tutup Başçarşı’da kalacağımız otelimize doğru yola çıkmıştık. Otele vardığımızda bizi güzel bir sürpriz bekliyordu. Dünya ne kadar küçüktü, Sen kalk ta Bosna’ya gel ve bir otel ayarla, o otelin sahibi Zonguldak Ereğli’de yıllarca yaşamış bir restoran işletmecisi çıksın. Mutluluk veren bir şaka gibiydi. İşlerimizin yolunda gideceğinin işaretiydi bu. Odamıza yerleştikten sonra, otelin lobisinde birer kahve içelim dedik. Otel sahibinin eşi Ebru Hanım bizi karşıladı. Ne amaçla burada olduğumuzu onunla paylaşınca, Ebru hanımın gözleri ışıl ışıl parladı. Sanki doğru soruyu doğru kişiye sormuştuk. O ise bize o kadar güzel bir cevap verdi ki, gezimizin planı ve kurgusu o dakika zihinlerimizde canlandı. Ali Osman hoca ile hiç konuşmadan ama sadece birbirimize bakarak ne yapmamız gerektiğini biliyorduk artık. Ebru hanım bizi Bosna Hersek Ordusunda Kıdemli Binbaşı olarak görev yapan Admir ile tanıştırabileceğini söylemişti. Admir 40’lı yaşlarında bir askerdi. Üstelik 3 dili ana dili gibi konuşuyordu. Bunlar Boşnakça, İngilizce ve tabi ki Türkçe idi. Admir yaklaşık olarak 10 yılını ülkemizde geçirmiş, Hava Kuvvetlerimizde jet pilotluğu eğitimi almış kurmay bir askerdi. Kendisiyle Ebru Hanım vasıtasıyla ilk olarak telefonda görüştük. Bize o akşam için randevu verdi Admir, ve ondan sonra gezimizin ne kadar güzel geçeceğini anladık kendisiyle tanışınca. Gökte aradığımız adam, (üstelik gerçekten bir jet pilotuydu) yerdeydi hem de yanımızda ve Türkçeyi ana dili kadar güzel konuşuyordu. Sürekli bizlere ağabey demesi ise bizleri ne kadar önemsediğini ve sesini duyurmak istediğinin bir göstergesiydi. Türkiye’yi çok sevdiğini ertesi gün birlikte yapacağımız Srebrenitsa seyahatimiz boyunca öğrenecektik. Türkçe şarkıları bizden daha iyi biliyordu. 3 saatlik yolculuğumuz onun hoş sohbeti ve anıları sayesinde sanki 30 dakika sürmüştü.

Srebrenitsa’ya vardığımız da kendimizi Bosna Hersek Anneleri Derneği Başkanı Munira Subasiç’in evinin önünde bulmuştuk. Munira Subasiç karşılamıştı bizi kapısının önünde üstelik yanında bir arkadaşı ile. Arabadan iner inmez Munira’nın elini öptüm ve selamladım onu.Bana öyle bir sarıldı ki Munira, sanki yıllardır görmediğim bir akrabamın evine gitmişim de öyle sıcak öyle sevgi doluydu bu sarılış. Yıllardan beri söylemlerini takip ettiğim Bosna’da tüm akrabalarını yitirmiş olan bu heybetli kadın, karşımızdaydı. İçeri girerken Munira ve Admir koyu bir sohbete başlamışlardı bile. Ve o anda öğreniyorduk ki Munira ile Admir akrabaydılar. Biraz soluklanıp hazırlıklarımı tamamladıktan sonra Munira ile röportajımızı kaydettik. O esnada evde bulunan diğer kadının ise Suhra Sinanoviç, Potaçari Anneler Derneği Başkanı olduğunu öğrenmiştik. Kendisi de bizimle röportaj yapmayı kabul etmişti. Biz gelmeden evde pastalar ve çaylar hazırlanmıştı. Sanki kendi ülkemizde komşumuza misafirliğe gitmiş çay içip sohbet ediyorduk. Munira ve Suhra Bosna’da sembol olmuş iki kadın, her ikisi de ailelerinde 20’den fazla kayıp vermişlerdi bu soykırımda.   Röportajları dergimizde okuyacağınız için detaylara girmiyorum. Ama Munira’nın dönemin Amerika Başkanı Bill Clinton’ın gözüne bakarak bize yardım etmediniz demesi hala kulaklarımda. Evde ki sohbetimiz bittikten sonra Potaçari’deki Şehitliğe beraber gidip orada da röportajlar yaptık her iki anneyle. Ardından Admir bir telefon görüşmesi yaptı ve geçen yıl benim de katıldığım Barış Yürüyüşü – Marş Mira’nın sembol rehberlerinden biri olan Muhizin Omerovic ile görüşebileceğimiz haberini verdi bize.

Geçen yıl ki rehberimiz Miza Musiç sayesinde gerçekleşti bu buluşma. Admir ise bize yine Türkçesiyle çevirmenlik yaparak işimizi oldukça kolaylaştırdı. Muhizin de soykırım yapıldığı tarihlerde Admir gibi BM için çevirmenlik yapıyordu. Her ikisi de çok iyi İngilizce konuştukları için kendi halkları Boşnaklar ve Sırplar ile Birleşmiş Milletlere ait birliklerin arasında tercümanlık yapmışlardı. Muhizin ile sohbetimizin ardından gün batmadan Srebrenitsa’ya gidip savaş döneminde sivil polis olarak görev yapan şimdi ise öğretmenlik yapan Admir’in kuzeni Mersudin Hasanovic ile görüşecektik. Bu kısa yolculuk bizim için o kadar duygu yüklüydü ki her ikimizde bu kadar önemli insanlarla görüşebilmemizin verdiği memnuniyetten açıkçası tamamen şaşkınlık içindeydik. Mersudin şimdilerde evinin odalarını web üzerinden turistlere kiralayarak kazandığı para ile ailesinin geçimine katkı sağlıyordu. Bizleri de evine davet eden Mersudin, o esnada evinde kalmakta olan İtalyan bir aile akşam yemeğindeydi. Bizde kendimizi o sofrada buluverdik. Gün içinde o kadar yoğun bir tempo içerisinde olduğumuz için yemek yemeyi bile unutmuş olan bizler için çok güzel olmuştu bu akşam yemeği. Yemeği İtalyan ailenin annesi Gabriella yapmıştı. İtalyan usulü fesleğen soslu makarna. Ne kadar ilginçti o gün bir sürü yeni insanla tanışmış, evlerine konuk olmuş, yemeklerini yemiştik ama hiçbir yabancılık çekmemiştik. Sanki biz bu insanları yıllardır tanıyorduk, onlar da bizi. Bambaşka bir coğrafyada kendimi bu kadar kendi evimde hissetmenin huzuru ve tuhaflığı sarmıştı benliğimi. O gece yola çıktık. Çünkü ertesi günü çok daha önemli bir isimle randevu ayarlamıştı bize Admir. Kendisi ailesi ile Arnavutluk’a yıllık iznini geçirmeye gideceği için bize bu kez geçen yıl ki rehberimiz Mirza Music rehberlik edecekti. Sabah oldukça erken bir saatte randevumuzu ayarlamıştı Admir. Bu kez Bosna’nın savaştaki sembol komutanlarından olan Müderris Nezim Halilovic ile görüşecektik. Nezim Halilovic savaş zamanında Sırpların aksine hiçbir masuma silah çevirmemiş, hiç bir kadın ve çocuğun ölümüne sebep olmamıştı ve bu savaşta tam 2 kez ciddi şekilde yaralanmış ama yine de iyileşip Bosna savaşının meşhur birliklerinden olan 4. Müslüman Birliğinin başına geçmişti. Çünkü kendisi Boşnak Ordusunun ve Rahmetli Aliye İzzetbegovic’in en çok güvendiği komutanlardan biriydi.

Müderris tam bize söylediği saatte, arabasıyla röportajı gerçekleştireceğimiz kamp alanına geldi. Bembeyaz gömleği, mavi kravatı ve kendine özgü şapkasıyla karşımızdaydı. Dev gibi cüssesi ile karşımızda bir kahraman duruyordu. Heyecanımı gizlemeye çalışıyordum. Üstelik kendisi ile ne İngilizce ne de Türkçe konuşabilecektim. Rehberimiz bile öyle heyecanlanmıştı ki konuşurken sesi titriyordu Mirza’nın. Çünkü Müderris, Mirza dahil bir çok Boşnak’ın hayatta ki en önemli kahramanlarından biriydi. Müderris hepimizle tokalaştı hem de tam bir komutan edasıyla, onunla da sohbetimiz ve röportajımız o kadar akıcı ve güzel geçti ki zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştık. Tüm röportaj boyunca o komutan edasından bir nebze olsun ayrılmadı. Ali Osman Hoca’nın tüm sorularına büyük bir ciddiyetle cevap verdi. Röportajımız bittiğinde ise hemen kalkması gerektiğini çünkü başka bir programı daha olduğunu bize bildirdi. Hatta öyle ki birlikte Ilıca’ya geçmeyi teklif etti bizlere. Mirza ile ayrıldıktan sonra kendimizi komutanın arabasında bulduk. Bizimle çok az konuştu yolculuk esnasında. Ayrılırken ise arabasını kenara çekip bizlerle tokalaşarak bildiğimiz bir şekilde “Allah’a emanet” olun deyip gözden kayboldu. Ali Osman Hoca’yla birbirimize baktık mutluluktan söyleyecek söz yoktu aslında, birbirimize tebessüm edip doğru tramvaya bizi Başçarşı’ya götürecek olan dünyanın en eski ikinci tramvay hattının olduğu istasyona doğru yürümeye başladık.

Bu gezi bizde inanılmaz etkiler bırakmıştı, bunları sanırım sizlerde röportajları okuduğunuz da anlayacak ve bizlere hak vereceksiniz. Bosna’dan o akşam uçağı ile ayrılacağımız için otelimize gidip hazırlıklarımızı yapmaya başladık. Havaalanına gitmek için yine bir taksi ayarladık. Taksi şoförü ile ufak bir pazarlığın ardından doğru havaalanının yolunu tutmuştuk. Biz daha taksiden inmeden Bosna’da öyle bir yağmur başlamıştı ki, taksiden inip havaalanına gideceğimiz 5 metrelik mesafede ikimizde sırılsıklam olmuştuk. Ve ben dönüp Ali Osman hocama dedim ki “ Ali Osman Hocam, burada olduğumuz süre boyunca bizi güneşi ile ısıtan, yolumuzu aydınlatan Bosna biz gidiyoruz diye ağlamaya başladı.”

Sanırım bu bir veda değildi bizleri yine çağırıyordu Bosna, topraklarına. Tıpkı Müderris, Munira ve Admir’in ortak bir ağızdan söylediği gibi “burası sizin de topraklarınız, hoş geldiniz kendi topraklarınıza”… Kim bilir belki bir kez daha bu topraklara, bu sefer başka bir amaçla ama her seferinde burada yaşananları, tüm tanıdıklarımıza ve öğrencilerimize anlatmak için geleceğiz BOSNA’ya.

Kalın sağlıcakla…

İ. Kerem ÖZTÜRK

15.08.2017